SEVDİĞİNE DEĞİL,
KORKTUĞUNA... 
Bayram öncesi bir ikindi vakti bir ahbapla sohbet ediyoruz. Bu ahbap, Trabzon’un İstanbul’daki sivil toplum faaliyetlerinin en önde gelen isimlerinden biridir. Laf döndü dolaştı, gazete, haber, reklam meselelerine geldi.
BİZİM CAMİA

“Bizim camiada insanlar sevdiğine değil, korktuğuna reklam verir. Aman hakkımda kötü bir şey yazmasın, bir açığımı bulup ifşa etmesin diye böyle yaparlar.” dedi.
Bizim camia dediği özelde Trabzonlular, genelde Karadenizlilerdi tabii.
Gülsem mi ağlasam mı kestiremedim doğrusu.
Bu kadar absürtlük olur muydu? Demek işini iyi yapmaya çalışmanın, haber (cilik) in, dürüstlüğün, sevilip sayılmanın zerre önemi yoktu.
Gazeteci ne kadar tehdit unsuru olursa o kadar para (!) ediyordu.
Aklıma hemen -sanırım daha önce de bahsini ettiğim- bir film geldi. Ünlü aktör Kevin Spacey’in başrolünde oynadığı mütevazı bir filmdi ve TRT’nin gece kuşağında gösterilmişti. Kahramanımız büyük bir şehirde bir gazetede çalışmaktadır ama bir türlü dikiş tutturamadığı için doğup büyüdüğü kasabaya geri döner.

GAZETECİLİK VE REKLAMCILIK
Kasabanın tek gazetesinde çalışmaya başlar. Tabii büyük gazete gibi değil, imkânlar ve eleman sayısı kısıtlıdır. Gazete sahibi kendisinden ekstra işler de ister. Haber yapacaktır, köşe yazacaktır, vs…
Hâlbuki bizimki büyük şehirdeki işinde bunların hiçbirini yapmamıştır ve adam akıllı zorlanmaktadır. Günün birinde yine bir haberini beğenmeyen patronla aralarında gerginlik çıkar. O esnada, gazeteye yıllarını vermiş kurt bir muhabir bizimkinin koluna girer ve dışarı çıkıp kordon boyu biraz dolaşırlar. Yaşlı kurt bizimkini teselli edici mahiyette şeyler söylerken bir yandan da gazetecilik dersi verir. Sorar: “Sen şu ufuktaki kara bulutlar hakkında nasıl bir haber yaparsın?” Kahramanımız biraz düşünür ve “yakında yağmur yağabilir” gibi sıradan birkaç cümle sarf eder. Öteki itiraz eder. “Olmadı. ‘Fırtına kasabayı tehdit ediyor!’ diyeceksin” der. İtiraz sırası bizimkindedir. “Ya fırtına çıkmazsa?” Cevap çoktan hazırdır. “O zaman da ‘fırtına tehlikesi geçti’ diyeceksin.” Tecrübeli muhabir sonunda acı gerçeği açıklar. “Yoksa kimse bu gazeteyi okumaz”

GAZETECİLİK Mİ.? REKLAMCILIK MI.? ZOR.. Görüldüğü gibi oralarda da okuru korkutmak gerekiyormuş. O gün fırtınayla, başka bir gün başka bir şeyle. Artık ne olursa… Gazetenin yalancı çoban pozisyonuna düşmesi ihtimali yoktur, çünkü böyle bir riski kimse alamaz. Ya gerçekten çıkarsa fırtına? Ben bu filmi seyredeli epeyce oldu ama başta bahsini ettiğim ahbabımdan bu ifşaatı duyunca yine de üzülmedim değil. Demek ki ben bir yıldır kendimi boşuna paralıyormuşum. Git haber mahalline, fotoğraf çek, ses kayıt et, not al, koştura koştura büro ya da eve gel, gerekirse saatlerce uğraş haberi yap, gazeteye gönder… Bayram gelince de hiçbiri ortalarda görünmesin… Demek ki bu kadar uğraşacağım yerde milleti korkutmanın yollarını arayıp bulsaymışım daha “kârlı” bir iş yapmış olacakmışım. Neyse, o zaman “habu da bağa bir ders olsun.” Hiç değilse idama gitmiyoruz.

KAMUOYUNUN GÖZÜNDE GAZETECİLİK İroni bir yana, demek ki kamuoyunun gözünde gazetecilik hakkında oluşan negatif imaj durduk yerde oluşmuyor. Adamı zorla yoldan çıkarıyorlar. Hâlbuki temcit pilavı gibi söyleyip durduğumuz bir şey var: Ne kadar zengin ve güçlü olursanız olun, bu basın herkese lazım.
O derebeylikler ilânihaye yaşayıp gitmiyor, devlet iş makinesiyle gelip kepçeyi bir takıyor, birkaç dakikada villanızı tuzla buza çeviriveriyor. Türkiye’nin en zengin adamlarından biriyken bir kararla bütün varlığınıza el konabiliyor, beş parasız kalabiliyorsunuz.
Fakat dikkat buyurun, bir yakınlarına “yanlış” yapan doktorun çalıştığı hastaneyi 200 kişiyle basan aşiret mensuplarına kimsecikler dokunamıyor. Hiçbir yeri basmayalım, hiçbir şeyi kırıp dökmeyelim elbette. Ama birileri bizi yalnız görmesin. Herkes ayrı telden çalmasın. Şatoların duvarları arkasında kendi insanımızdan kopuk yaşamayalım. O duvarlardan çok daha güçlü ve emin korunaklar var, lütfen farkında olalım.
Bülent ŞİRİN
|